Bir TV’deki karakterin adıdır Şevket. Kem gözlü, her ne isterse tam tersi olan, dokunduğunu allak bulak eden bir tip. Kıskançlığını; “Ayyy.. ne güzel, keşke benim olsaydı” cümlesi ile adeta lanetleyen ve ters yüz eden bir şahıs.
Bizdeki “keşşkelere” isim koymak zor, ama bunu dediğimiz anda bizim olması bir tarafa elimizdeki de uçup gidiyor.
Polatlı’ya gıptayla baktık yıllardır. Keloğlan tepesine çıkınca ihtişamla görünürdü Polatlı. Günde 2 sefer dahi gitseniz, her seferinde sanki biraz daha büyümüş ve gelişmiş gelir gözünüze. Hele girişteki Topçu okulu ve çarşısında gezen askerleri ağzımızın suyu aka aka izleriz. Çarşıları insan dolu olur. Yeşiller içindeki askerlere hangi esnafımız; “Keşşke bizdede olsa bir askeriye, böyle cümbür cemaat alışveriş yapsalar” demez ki?
Bunu nasıl bir düztabanlıkla istemişsek artık, elimizdeki askerlik şubesi bile kapandı. Niyetimizdeki mantığa bir mıntıka temizliği yapmamız lazım. Kendi askerlerimiz bile sülüslerini başka yerlerden alıyor.
Ulucanlar Cezaevi kapanırken, birçoğumuz elimizi oğuşturduk. “Kesin bizim oraya açarlar şöyle büyük bir tane” dedik. Sincan’a yaptılar. Voltalar orada atılıyor şimdi, bize; ”alın voltanızı” dediler. Mahkum işi tespihlerle “ya sabır” çeke çeke, kürek mahkumu olduk. Bu arada bizim cezaevi de uçtu gitti elimizden. Kim dediyse artık; “Keşşke Cezaevi bizim olsaydı” diye, o musibet cümleyi, bilemiyorum?
Muhtemelen bizim suyumuza da hallenip, “keşke bu su bizde olsa” diyen yerlerde vardır. Bu “keşşke” leri duyan Büyükşehir, her yere termal tesis yapma kararı aldı. Bize yok tabii. “Lan yanlış mı okuduk, yanlış mı duyduk” deyip TV leri, gazeteleri elek edenler yanılmadılar elbette. Dünyanın ikinci şifalı suyu olan yere Termal tesis yoktu. Elalemin keşkeleri, “şak” diye kabul olurken, bizimkisi; "eşek ölecek, sırtı yere gelecek, göbeği güneş görecek” kadar hali hazırda maaşallah.
Nüfus eriyor, sırtına yorganını düren, tahta bavulunu alan gidiyor, hem de torununu tosununu yedi sülalesini alarak gidiyor. Gidenlerin ardından su döke döke bir hal olduk. Yahya Kemal’in; “Sessiz Gemisi” gibi, gidenler çok mutlu ki yerinden, dönen yok seferinden. Kalanlar bir Köroğlu bir de Ayvaz, sonra diyorlar ki; “yaz gazeteci bunları da yaz”. Tamam gazeteci yazsın, ama anlayana sivrisinek saz, anlamayana senfoni orkestrası az.
Etle tırnak olduğumuzla övünürdük. Halbuki bir tırnak makaslık canımız varmış. Yavaş yavaş falan değil, koşar adım uzaklaşıyoruz birbirimizden. İnsanlarımız “gong” çalmış boksör gibi ayrı köşelere çekilmeye başladı. Şu’cu, bu’cu diye ayrılır olduk. Siyasi partilerin peşine takıldık takılalı, evladın babasına, babanın bacısına hayrı yok. Nefret dağları aştı. Oysa “tek yumruk gibiyiz” derdik. Cık,.. yalanmış meğer.
Eğer anlattığımız kadar “kanka” olsaydık birbirimizle, tüm bu “keşşkeleri” hiç yaşamazdık. AK Partilisi, MHP’lisi, CHP’lisi…kaçı varsa artık, sırf “bizim partiden değil” diye kopmazdık, sırtımızı dönmezdik birbirimize. Yapılanları “benim partim yaptıysa doğrudur, benim adamım yaptıysa dibine kadar haklıdır”, edebiyatıyla geçiştirmezdik. Bugün her şey yerinde duraydı da, ”keşşşke” börtü böcükten konuşaydık. Bu hafta da olmadı. Önümüzdeki maçlara bakacaz artık.
“HAFTANIN SÖZÜ: “Ne zaman Züğürdün derdi, zenginin çenesini yorarsa o zaman daha da güzelleşir dünya”
HAFTANIN HABERİ: Gar, Gış, Gıyamet üçlemesini yaşayan Haymana’da; “Kalan kömür kışı çıkarmaya yeter mi acaba?” telaşı tüm evleri sardı.
SAYGILARIMLA